Author: Hasan

Biyolojik sorumluluklarımız

Genlerimizin bizden sadece iki beklentisi var:

  1. Çocuk yap.
  2. Çocuğunun hem madde 1′i hem de madde 2′yi uygulamasını sağla.

(Buyur fraktal döngüye.)

Kargo Kültü

Bugün “cargo cult” diye bir terim öğrendim. 19. yüzyıl sonlarında teknoloji görmemiş kabileler ile batılıların karşılaşmalarının sonucu olarak, Yeni Gine, Melanezya ve Mikronezya da ortaya çıkan bir fenomen: Kabileler, batılıların getirdikleri malzemelerden biraz daha gelsin diye onların anlam veremedikleri hareketlerini ve objelerini taklit ettikleri bir takım törenler, ritüeller icad etmişler. (Ekşi Sözlük, Wikipedia)

 

Supercargo'dan Cargo cult Segway

Supercargo’dan Cargo cult Segway: http://cargoclub.tumblr.com/ Bu dogru anladiysam yerlilere modern nesneleri taklit ettiren Peter Moosgaard isminde bir sanatcinin isi.

 

Size bahşedilen ödüller ile aksiyonlarınız arasında açık seçik bir ilişki olmadığında ortaya çıkması muhtemel bir durum. (Google ile web yayıncısının ilişkisini andırıyor biraz.)

Empati

Herhalde Philip K. Dick‘in Androidler Elektrikli Koyun Düşler mi (Blade Runner) romanından beri, yapay zekayı gerçek zekadan ayırdetmek için empatisi var mı yok mu ona bakmaya eğilimliyiz. Filmlerdeki insan görünümlü robotlar hep donuk bakışlı duygusuz şeyler. Neden acaba? Empati, sevgi filan programlanması hiç de zor şeylere benzemiyorlar.

Türk’lüyorum çünkü…


Müzik şirketlerinin telif hakkı terörüne gıcık olan Girl Talk isimli proje grubu, “madem öyle” diyerek tam 264 şarkının sample’larından (parça) oluşan bir albüm yayınlamış. albümü internetten gönlünüzden ne koparsa yöntemi ile indirebiliyorsunuz. gönlünüzden 0 dolar kopmasına izin veriyorlar.


daha ilginci mim üstadı waxy.org‘un sahibi Andy Baio, (zaten Girl Talk severmiş) bu müzik parçaları hakkında bir data madenciliği çalışması yapmaya karar vermiş, ve istediği datayı Amazon’un mekanik türk’üne sormuş. 13,20 dolar karşılığında bütün parçaların kaynağı olan şarkıların yayınlanma tarihlerini amazon’un mekanik türk işçilerine, doğrulama olsun diye çifter çifter girdirtmiş. Amazon Mechanical Turk, biliyorsunuz, data girme işlerini para karşılığı, dünyada boş vakti olan insanlara yaptırabildiğiniz bir servis.


Daha da ilginci Andy Baio, bu işleri yapan insanlardan, yine parasıyla, ellerinde “Türk’lüyorum çünkü…” yazılı bir kağıtla fotoğraflarını çekip göndermelerini isteyen bir amazon mechanical turk görevi hazırlamış. çünkü hem bu insanların suratlarını merak ediyormuş hem de kimliklerini kaç paraya açık edeceklerini öğrenmek istemiş. önce istek başına 0.05 dolar vermiş çok az kişi gelmiş. 0.50’ye çıktığında 30 kadar kişi fotoğrafını göndermiş. fotoğraflar da burada.

Gelecekten Haberler

Teknoloji münecciminiz olarak bugün gelecekten haberler vermeye niyetlendim. Esas amacım 40 yıl sonra bu yazıya rastladığımda bol bol gülmek. Bahsedeceğim her şey önümüzdeki 20 yıl içinde gerçekleşebilir. Gerekli hazırlıkları yapmak sizin elinizde.

Müzik
Duyduğumuza göre CD dükkanları kapanmaya başlamış bile. Birkaç yıl içinde bütün müzik alışverişi internet üzerinden yapılıyor olacak. Birkaç tane büyük iTunes benzeri dijital müzik pazarı doğacak ve birbirlerini yiyecekler. Hiçbir plak şirketine bağlı olmayan müzisyenler hem tanıtımlarını hem de satışlarını bu tip siteler üzerinden kendileri yapabilecekler. (artist 2.0: http://chatkapi.com/hop/artist) DRM (dijital hak kontrolü) teknolojileri, yani insanların sahibi oldukları müzikleri paylaşmalarını engelleyen teknolojiler, özellikle arkadaşınızdan aldığınız müziği üç dinlemeden sonra silen Microsoft’un Zune’u gibi şeyler yok olacak.

Read More

Olası yeni endüstri devrimi

Satın alabileceğimiz ucuzlukta 3 boyutlu bir yazıcı olsa, biz bilgisayarda bir model çizsek o bizim için sağlam bir kopya üretse, kimbilir neler neler yapardık. Mimarlar ve endüstri tasarımcılarının hayatlarını kurtarmak dışında, sadece oynamak için bile harika bir şey olmaz mıydı?

Henüz gözle görülür şekilde hayatımıza girmiş olmasalar da birkaç senedir 3 boyutlu yazıcılar var. Şu anda çok çok pahalı olduklarından (fiyatları 25 bin dolar ila 1,5 milyon dolar arasında değişiyor) bunları sadece bazı büyük firmalar hızlı prototip üretmekte kullanıyorlar. Ama yakında ucuzlayacaklar

Read More

Dönergeçler Tarihi

Neredeyse bin beşyüz yıldır insanoğlu sonsuz hareket makinesinin peşinde (devridaim makinesi de deniyor). Bu makine teoride bir kere çalıştırıldıktan sonra bir daha müdahale ya da yakıt gerektirmezsizin sonsuza kadar dönebilen bir düzenek.

5. yüzyıldan kalma sanskritçe yazılmış dokümanlarda bu düzeneği tarif eden çizimler bulmak mümkün. Daha etraflı ilk çizimlere 1159 civarında yaşamış yine hintli matematikçi Bhaskara’nın dokümanlarında rastlanmış. Bhaskara’nın tekerleği kenarına yerleştirilmiş sıvı ile yarı dolu silindirler içeriyor. Dönme hareketi ile yer değiştiren sıvının tekerleğin bir tarafını hep daha ağır tutacağı böylelikle döndüreceği varsayılıyor.

Bhaskara Tekerleği
Read More

İçini açamadığın şeyin sahibi değilsin

Tanıdığım en becerikli arkadaşım, yıllar önce evinde film banyo edebilmek için kendi kendine bir agrandizör yapmıştı. Ayrıca müzik dinlemek için kullandığı nesnenin hoparlörleri de kocaman karton kutulara monte edilmiş kabinlerden oluşuyor ve hiç de fena ses çıkarmıyorlardı. Kendisi uzun yıllar tıp okumasına rağmen şimdi su altından geçen fiberoptik kabloları tamir etmekle görevli bir geminin yöneticiliğini yapıyor. Son duyduğumda şirketi için satın alsalar bilmemkaçyüzbin dolara malolacak bir vinç inşa ediyordu.

Bizim becerikli diye bildiğimiz, bu arka bahçelerinde, garajlarında, ufak atölyelerinde çılgın gereçler üreten insanlara artık “Maker” (yapıcı) diyorlar. Bu ismin altında, potansiyeli görüp 2005 yılında yayın hayatına başlayan O’Reilly dergisi “Make” var (http://makezine.com). Make 3 ayda bir yayınlanıyor ve kendi kendinize yapabileceğiniz çok eğlenceli projelerle tıka basa dolu. Read More

Zombilerin şafağı

Bilgisayarınız size hiç farkettirmeden birtakım illegal işler çeviriyor olabilir. Eğer yapıyorsa bunu “aşırı gelişmiş virüs” diyebileceğimiz minik programlar sayesinde ve kendisi gibi ele geçmiş bilgisayarlardan oluşan dev bir sürünün parçası olarak yapıyor. Bu sürülere “botnet” diyorlar. Her botnet’in sürüyü güden bir çobanı var. Çoban ne emrediyorsa sürüdeki bilgisayarlar, ki bunlara zombie deniyor, sorgulamadan itaat ediyor.

Bilgisayar virüsleri, insanlar yaygın olarak bilgisayar kullanmaya başlayalı beri varlar ve bir evrim teorisi egzersizi olarak yaşamaya devam ediyorlar. İki ana amaçları var: Kendi kopyalarını üretmek ve yaratıcısı tarafından programlanmış görevlerini yerine getirmek. Bu, ekranınıza politik bir mesaj yazdırmak, bilgisayarınızı kullanılmaz hale getirmek ve birtakım kötü niyetlilere para kazandırmak olabiliyor.
Read More

Kendimi ifade edebildim mi?

Hiç yeni bir şey olmasa da Web 2.0 tartışmalarının ortasında yer alan bir terim var: “User generated content” / “Kullanıcı tarafından üretilmiş içerik”. Bütün web 2.0’lığı ile ünlü siteler (Flickr, Youtube, Digg, del.icio.us) bu tür içerik ile besleniyor. Basitçe sizin benim gibi insanların ürettiği ve sergilediği her şey kapsamına giriyor. Yazı, ses, video, fotoğraf ya da henüz alışık olmadığımız bir türde, örneğin Second Life’ta (http://chatkapi.com/hop/secondlife) satılmak üzere 3 boyutlu bir obje, ya da karakterinize yaptıracağınız şık bir jest olabiliyor.

Bu terim, insanlar sanki fabrikada köle gibi içerik üretiyorlarmış hissi uyandırdığı için blogosferde pek tutulmuyor. Daha çok pazarlama departmanlarının dilinde. A-list bloggerlar (köşe yazarı tesirli blogculara böyle deniyor) “otantik medya” terimini tercih ediyorlar. (http://chatkapi.com/hop/powazek)
Read More

Kaytarmaya birebir online oyunlar

Bazen insan çalışmak yerine sadece vaktini harcamak istiyor. Çağımızın hastalığı. Buna procrastination diyorlar (biz kaytarma diyelim). Çok ciddi bir hastalık olarak görenler, dertlerine derman olsun diye kitaplar okuyanlar, terapiye gidenler var. Ama tabii amerikalılar herşeyi abartıyor. Biz bunun çok dert edilecek bir şey olmadığını, işimizi yapmak yerine oyun oynamayı, haber sitesi dolaşmayı canımızın istediği zaman bırakabileceğimizi biliyoruz. O yüzden bu hafta gönül rahatlığı ile size saatlerinizi, günlerinizi öldürebileceğiniz bir kaç webden oynanabilir oyun tanıtacağım. Çoğu minimalist, ve amaçlarını anlamak bile ayrı bir beyin jimnastiği. Eğlenceli ve bağımlılık yapıcı oyunlar. Ayrıca ingilizce gerektirmemelerine de dikkat edeceğim. Read More

Neyse halim çıksın Alexam

Amazon biliyorsunuz “bunu alanlar bunu da almış” teknolojilerinin pîri. Dükkanlarında bu veriyi kullanarak, şu anda incelediğiniz şeylerle ilgilenenlerin başka nelerle ilgilendiğini size gösteriyor. Böylelikle hem daha çok satış yapıyor hem de birbirleri ile ilişkili ürünler arasında organik bir bağ kuruyor. Bu bağın müşteri adaylarına gösterildikçe, sadece gösterildiği için bozulması ayrı bir doktora tezi konusu ve eminim Amazon’un bünyesinde sadece bu konu üzerine kafa patlatan bilim adamları mevcut. Her neyse, Amazon bu konuya olan merakına uygun olarak taa 1999’da “bu siteye girenler bu sitelere de girmiş” bilgisini toplayan Alexa isimli şirketi satın aldı.

Alexa insanların tarayıcılarına bir araç çubuğu ekliyor ve hangi sitelere gittiklerinin bilgisini toplayıp halka açık istatistikler sunuyor. Pek güzel, peki insanlar niçin bu piyasa araştırmasının bir parçası olmak için gönüllü oluyorlar? Çünkü aynı araç çubuğuna birkaç işe yarar özellik eklenmiş. Örneğin, size bulunduğunuz sitenin istatistiklerini veriyor, bu site ile ilişkili (bu siteye girenlerin girdikleri diğer) siteleri gösteriyor. pop-up’ları bloke ediyor. Kısacası havuç verip, işinize yarayıp, araç çubuğunu kurdurtmaya çalışıyor. Bu iyilikleri başka bir amaçla yapıyor olması yüzünden de sık sık hinoğluhinlikle suçlanıyor.
Read More

Blogcuların kısır döngüsü

Artık blog nedir biliyor olduğunuzu tahmin ediyorum. Günlük hayatımıza girmiş bir kelime zira. Ama yine de kaçırdıysanız kısaca tarif edeyim: Türkçeye “internet güncesi” şeklinde tercüme ediyorlar ama bu ifade blogların sadece bir kısmını tarif ediyor. Blog aslında bir web sitesi formatı. Bilgiyi en son girdi en üstte gözükecek şekilde alt alta sıralanmış parçalar halinde veren web siteleri bu formata giriyor. Dolayısıyla sahibinin yediklerini içtiklerini anlatanları da var, belirli bir konuda uzmanlaşmış, işini ciddiye alan, haber kaçırmayanları da var.

Dünyada işini iyi yapan, kalemi kuvvetli blogcular artık geçimlerini bloglarından sağlayabiliyor, bazıları çok zengin bile olabiliyorlar. Ünlü köşe yazarlarından farkları yok. Bir yazıları ile koskoca bir şirketi derinden yaralayabiliyorlar, başka bir şirketin yaralarına merhem olabiliyorlar. Read More

Aklımda kalacağıma not defterimde kalsın

Lifehackerlar arasında çok popüler olan bir çalışma sistemi var. İsmi “Getting things done”. İşleri halletmek, katlayıp kenara koymak şeklinde tercüme edilebilir. Bugüne kadar birçok aşırı meşgul iş adamının hayatını hale yola koymuş David Allen isimli bir verimlilik gurusunun kitabı. (Lifehacking de neyin nesi diyorsanız: http://chatkapi.com/lifehacking, David Allen: http://www.davidco.com)

Açıkçası kitabı henüz bitiremedim ama sistemin mantığını anladığıma inanıyorum. David Allen diyor ki: Hayatta mutlu olmak için kafamızın boş olduğu zamanlar olması lazım.

Bunun için de güvenilir bir kafa boşaltma yöntemi bulmamız ve artık kafamızı nereye boşaltıyorsak, orayı düzenli bir şekilde kontrol edecek disipline sahip olmamız lazım. Sistemin özü bu. Aslında bütün kitap bunu yapabilmemiz için tavsiye edilen bir yöntemi anlatıyor.

Read More

İyi de beynimiz kaldırabilecek mi?

Bağlantı kurmak belki de en temel insani güdülerimizden biri. Bağlantısız kaldığımızda kuruyoruz, mahvoluyoruz. Suçlularımızı hapse atarak, bağlantılarını kopararak cezalandırıyoruz. Tür olarak bağlantı kurmaya bağımlıyız. Sevdiklerimiz ile, merak ettiğimiz insanlar ile, hatta dünya ile sürekli bağlantı halinde olmak, her saniye, her olan bitenden haberdar olmak istiyoruz. Bu işi yapmamızı sağlayan teknolojilere de yapışıp kalıyoruz.

Arthur C. Clarke “yeterli derecede ileri teknoloji, büyüden ayırdedilemez” demiş. Biz de elimizdeki talep gücü ile iletişim teknolojisini mütemadiyen bu yönde itiyoruz. Her şeyin en küçüğünü, en az yer kaplayanını, en ulaşılabilirini, en görünmezini istiyoruz. Hayalimiz yok olmaları. Yok olduklarında bağlantı kurmanın şu anda telepati dediğimiz fantastik güçten, yani büyüden bir farkı kalmayacak.

Read More

twitter: insan ya da makine, 24 saat yayın halinde

Finger (parmak) isimli eski bir unix komutu var. Örneğin “finger hasan@chatkapi.com” diyorsunuz, chatkapi.com isimli bilgisayardaki hasan isimli kullanıcının şu anda ne yaptığını söylüyor ve aynı zamanda .plan isimli bir dosyaya yazdığı bilgileri (yani ne yapmayı planladığını) gösteriyor. Eskiden, internet hiç kalabalık değilken insanların online buluşmalarına ve kaynaşmalarına yardımcı olması için kullanılırmış, daha sonra kötü niyetli kişilerin eline koz vermesi sebebiyle bırakılmış. Bir de “wall” isimli bir komut var. “Write to all / herkese yaz”ın kısaltılmışı. Sisteme bağlı olan herkese aynı anda mesaj göndermenizi sağlıyor.

Bu eski unix komutlarının her biri aslında birer hack. Yani bir problemi çözmek, bir işi kolaylaştırmak için yazılmış minik programcıklar. Bir problemi çözmek veya bir işi kolaylaştırmak aynı zamanda çok çok iyi bir iş planı. Dolayısıyla eski unix komutlarının yaptığı işleri web’e taşıyan servisler çok başarılı oluyorlar.

Read More

Bittorrent: gerilla dosya paylaşımı

Müzik ve film endüstrisi biliyorsunuz yarattıkları içeriğin -onlara para kazandırmadan- serbestçe paylaşılmasından hiç hazetmiyorlar. Bu konuda önlemler almaya çalışırken kurunun yanında yaşın da yandığı vakalar oluyor, sevgiliye bir karışık kaset hazırlamak bile yasadışı sayılabiliyor. Bu yüzden dosya paylaşma meraklıları sürekli yeni yöntemler keşfetmek zorunda kalıyorlar.

Bittorent’i, endüstrinin sıkıştırması sonucu ortaya çıkmış, gerilla bir dosya paylaşım yöntemi olarak tanımlayabiliriz. Çok efektif. Dosya yayınlanıyor, ilgilenenler paylaşıp dağılıveriyorlar.

Sistem şöyle çalışıyor: Binlerce torrent sitesinin herhangi birinden indirmek istediğiniz dosyayı başka kimlerin indirdiğini bulma yeteneğine sahip minik bir torrent dosyası çekiyorsunuz. Bu dosya bir torrent programı ile açıldığı zaman, esas peşinde olduğunuz dosyayı, örneğin bir filmi o sırada paylaşmakta olanları bulup onlardan çekmeye ve çektiği kadarını da başka insanlara göndermeye başlıyor. Read More

Podcasting: Sesli blog’lar

Podcasting en basit anlamı ile ses dosyaları üretip tüm internet ile paylaşmak manasına geliyor. Bir nevi sesli blog. Blog yazmak nasıl amatör gazeteciliğe benziyorsa, podcasting de amatör radyoculuğa benziyor.

Canınızın istediği gibi bir radyo programı kaydediyorsunuz ve blogunuza koyuyorsunuz. Dinleyicileriniz programınızın RSS kaynağını kaydediyorlar ve bu ses dosyasını yayınlanır yayınlanmaz otomatikman indiriyorlar, hatta bu iş için kullanılan programların çoğu ses dosyalarını MP3-çalarınıza da yükleyiveriyor. Read More

RSS ile sevdiğiniz sitelerin abonesi olun

Sürekli takip ettiğiniz siteler varsa, RSS ne demektir ve nasıl kullanılır bir şekilde radarınızdan kaçtıysa, bu hafta size pek güzel bir kolaylık göstereceğim.

Sürekli yayın yapan çoğu sitenin, hepimizin görebildiği sayfalarının dışında yayımladığı, insanlar için değil de makineler için yaratılmış RSS kaynak dosyası diye bir şey var. Bu dosya, sitenin yayımladığı haberlerin, siteden koparılıp kaynağından bağımsız olarak başka yerlerde yayımlanabilmesini sağlıyor. Siteye yeni bir haber eklendiğinde, bu RSS dosyası da aynı anda güncelleniyor.

RSS dosyasının da bir web adresi var. Bu adres genelde sitelerin altlarında bir yerlerde (yanda gördüğünüz gibi) turuncu bir ikon ile temsil ediliyor. O turuncu ikona sağ tıklayıp, adresi kopyalayabiliyorsunuz. Önemli nokta bu adres ile ne yaptığınız.
Read More

Haftanın Lifehack’i

Bu da annemden: Çatal, kaşık ve bıçakları bulaşık makinesine koyarken her birini ayrı bölmeye ve aynı yöne bakacak şekilde yerleştirin. Böylece bulaşık makinesinin işi bittikten sonra avuçlayarak olduğu gibi çekmecedeki bölmelerine yerleştirebilirsiniz

Haftalık alışverişten sonra sebzeleri yıkayıp buzdolabına öyle koyun, her yemek yapma zamanı geldiğinde bir de yıkamakla uğraşmayın.

Gezgin satıcı problemi

Problemimiz şöyle: Arabası ile Türkiye’yi dolaşarak satış yapan bir satış temsilcimiz var. Dolaşması gereken 40 şehir olsun. Beyefendi mümkün olan en az benzini harcayarak 40 şehri hangi sıra ile ziyaret etmelidir? Bu 1800’lerde ortaya çıkmış ünlü bir problem. Literatürde “The Travelling Salesman Problem (TSP)” olarak geçiyor.

Problemi her zaman kaba kuvvetle çözmek mümkün. “Kaba kuvvet”ten kastım, zeka kullanmadan bütün şehirlerin aralarındaki mesafeleri dikkate alarak, bütün sıralamalar arasından en düşüğünü seçmek. Ancak problemi böyle çözmek için “40 faktoriyel” işlem yapmak gerekiyor (1 x 2 x 3 x … x 39 x 40 = 8 x 10 üzeri 47 korkunç bir sayı). Dolayısıyla kaba kuvvetle çözmek süper bilgisayarlar için bile çok uzun zaman alıyor. Read More

Haftanın Lifehack’i

Televizyonun başından kalkamıyor ve yeterli egzersiz yapamıyor musunuz? Beyninizi öyle bir programlayın ki, reklamlar başlıyor sinyalini duyduğunuzda hoplayıp egzersiz yapmaya başlayın. Reklamlar bitti sinyalini duyduğunuzda durun. Bu otomatik hale gelsin. Bir süre sonra dalyan gibi olacaksınız.

Birlikten zekâ doğar

Bir işçi arının beyni oldukça primitiftir ve şu tipik işleri yapabilir: Kovanın dışına çık, dolaş, polen bul, kovana getir, başkaları bu polen kaynağını keşfetmemişse dans ederek yönünü, uzaklığını, yoldaki rüzgarın gücünü arkadaşlarına bildir. Fakat birbiri ile iletişim halindeki binlerce arı bir araya gelince karmaşık problemleri ağzımızı açık bırakacak yönetmlerle çözebiliyorlarlar.

Örneğin, Howard Bloom Bey’in “The Lucifer Principle” isimli kitabında okuduğum bir bilimsel deneyde, bilim adamları arıların besin için ne kadar uzağa gideceğini ölçmek üzere bir kovanın yakınına bir kap şekerli su bırakıyorlar. Arılar hemen keşfedip bundan faydalanıyorlar. Akşam su kaldırılıyor ve ertesi sabah kap biraz öteye konuyor. Bu günlerce böyle devam ediyor, şekerli su kabı her gün eşit uzaklıklarla kovandan uzaklaşıyor. Sonunda sabah elinde şekerli kabı yerleştirmeye giden bilim adamı, arıları tam o gün kabı yerleştireceği yerde beklerken bulmaya başlıyor.

Yani, koca bir beynin nöronları gibi davranan arıcıklar, aralarındaki iletişim sayesinde bir araya geldiklerinde matematiksel bir seriyi çözebiliyor.

Google Adsense ve bilgiyi çöpten ayırmak

Google Adsense, Google’ın reklam servisinin site sahiplerini ilgilendiren kısmı. Bir web siteniz varsa başvuruyorsunuz. Kabul edilirseniz, sitenizde konunuz ile ilgili Google reklamları göstermeye başlıyorsunuz. Google bu reklamlara her tıklandığında, reklamverenden aldığı gelirin bir kısmını size ödüyor ama paylaşım oranını açıklamıyor.

İşin bir de reklamveren tarafı var ve onun adı da Google Adwords. Adwords sayesinde küçük bir işletme ayda birkaç yüz dolara başarılı bir tanıtım yapabiliyor. Servis şöyle işliyor: Diyorsunuz ki şu terimler benim konumla ilgili, bu terimleri arayan kişiler ya da bu konuların işlendiği web sitelerini ziyaret eden insanlar benim reklamımı görsün, tıkladıklarında ben para ödeyeyim. Google da “hay hay ama bu terimlere başka insanlar da reklam vermiş, reklamının en üstte görünmesi için bana rakiplerinden daha fazla para vermelisin” diyor.
Dolayısıyla belli terimler için bir kapalı arttırma savaşı yaşanıyor. Hele Google reklamlarının çok işe yaradığı konularda bu savaş iyice vahşileşiyor.

Read More

Haftanın Lifehack’i

Bu annemden: Endişe verici bir olayın (sınav, yeni projenizin devreye alınması, halk önünde konuşma, gösteri) zamanı yaklaşıyor ve endişelenmekten hazırlanamıyorsunuz. Gözünüzü kapayın ve olayı seyredebileceği en kötü haliyle, bütün olası felaketler ile birlikte üç kez arka arkaya gözünüzün önüne getirin. Bir süre sonra beyninizin canı bu endişelerden sıkılıyor ve sizi rahat bırakıyor.

Kalabalıkların bilgeliği

At yarışlarında bir atın kaça kaç verdiği bilgisinin o ata oynanan bahisler sayesinde otomatik olarak hesaplandığını biliyorsunuzdur. Peki örneğin yarış başlamadan hemen önce 1’e 1,5 veren bir atın sık sık 1,5 yarıştan birini (3 yarıştan 2’sini) kazandığını biliyor muydunuz? Enteresan bir fenomen değil mi? İşin içine para/ödül girince kalabalık bir grup insan bir uzmandan daha isabetli bir tahminde bulunabiliyor.

Gazeteci yazar James Surowiecki, bu konuda bir kitap yazmış: “The Wisdom of Crowds / Kalabalıkların Bilgeliği”. Kitap enteresan bir anekdot ile başlıyor.

Sir Francis Galton, ki kendisi Charles Darwin’in kuzeni ve Eugenics isimli bilim sayılmayacak bir uğraşın yaratıcısı olarak tanınıyor, bir panayır yerinde bir yarışmaya şahit oluyor. Birkaç yüz kişi bir danaya bakıp, bu dana kesilip kemikleri ayıklandıktan sonra çıkacak etin kaç kilo olacağı konusunda bahse tutuşuyorlar. Doğru sayıya en yakın tahmini yapan etleri alıp gidecek. Herkes tahminini bir kağıda yazıp yarışmayı düzenleyen kişiye veriyor. Bu kalabalığın içinde kasaplar, çiftçiler, kumarbazlar, olayla yakından uzaktan hiç alakası olmayan insanlar da var. Her neyse, dana kesiliyor, derisi kemikleri ayıklanıyor ve çıkan etin kilosuna en yakın tahminde bulunan insan ödülünü alıyor.

Sir Galton, yarışmayı düzenleyen kişiden kağıtları rica ediyor ve evine dönüyor. Kağıtlarda yazılmış tahminlerin ortalamasını alıyor. Bir de ne görsün? Ortalama, gerçek rakama yarışmayı kazanan adamın tahmininden bile daha yakın.

Read More

Uzakları yakın eder: Skype

Bir internet servisini herhangi bir sunucuya bağlanmadan, sadece kendimiz gibi insanların bilgisayarlarına bağlanarak kullanıyorsak, buna peer to peer (kısaca P2P / peer: sizinle aynı seviyedeki kişi) networking diyoruz. P2P networking için geçen hafta anlattığım sinirsel ağların (http://chatkapi.com/sinirsel) bir nevi gerçek hayat uygulaması diyebiliriz.

Bu servisler genelde dosya paylaşmak için kullanılıyor. Dikkat çeken ilk uygulaması 90’ların sonunda mp3 paylaşma işini üstlenen ve müzik endüstrisi tarafından internet tarihine gömülen Napster idi. Napster’a karşı açılan davaların başarılı olmasının sebebi, kendi merkezi sunucularının olması ve bu yüzden illegal dosya paylaşımında aktif rol aldıklarının ispatlanabilmesi idi.

Tam o sırada kullanımı çok basit ve merkezi bir sunucusu olmayan yeni bir p2p yazılımı çıktı. Muhakkak duymuşsunuzdur: Kazaa.

Read More

Haftanın Lifehack’leri

Toplantılarınızı kısa tutun: Toplantıdan önce konuşulacak konuların listesi muhakkak hazır olsun. Toplantı ayakta yapılsın ve herkes başında bir büyük bardak su içsin. 35 – 40 dakika sonra konularınız bitecek ve zaten herkesin tuvalete gitmesi gerekecek.

Bu ay saçınızı beğendiniz mi? Saçınızı kesen kişiye bu kesimi tarif ettirin ve fotoğrafınızı çektirin. Daha sonra başka bir yerde saç kestirmeniz gerektiğinde bu bilgileri sunun.

İnternet’ten Hayat Hileleri: Lifehacking

Hacking terimini tahminen kötü anlamı ile; cümle içinde kullanırsak “kalk bey, siteyi hacklemişler” anlamı ile biliyorsunuz. Günümüzde bu terimi bilgisayar korsanlarının faaliyetlerini tarif etmek için kullanıyoruz. Kelime anlamı “doğramak/biçmek”. Oysa bundan 20 – 25 sene önce, hacking kelimesi bilgisayarlar ile ilişkili olarak kullanılmaya ilk başlandığında hiç de böyle bir anlam ifade etmiyordu.

O zamanlar hacking, bir programlama işini normalden daha kolay ya da daha kısa bir sürede yapmanızı sağlayan bir yol icat etmek demekti. Balta girmemiş ormanlarda, kafilenin önünde, elinde bir kasatura ile otları biçerek normalden daha kısa bir yol açan rehberin yaptığı gibi. Neredeyse bütün unix komutları aslında birer hack idi.

O zamanların hackerları (programcıları) şimdi artık büyüdüler. Kendi ailelerini kurdular, evlerini döşediler, arabalarını aldılar, çocukları oldu ama hala karmaşık işlerle uğraşıyorlar. Çağımızın ilk “bilgisayarcı” jenerasyonu hayatın ciddiyetiyle burun buruna gelmiş oldu ve tabii ilk tepkileri “yahu, yaşam böyle ne kadar verimsiz” demekti.

Read More

“Beni uğraştırma, çalış yeter” devri

Son 20 yıldır satın aldığımız cihazları özelliklerine göre seçiyoruz. Sorduğumuz sorular hep şöyle: “Bu cep telefonunun GPS’i var mı, EDGE’i var mı, Bluetooth’u var mı, MP3 çalıyor mu?”, “Bu fotoğraf makinesi kaç megapixel, video da çekiyor mu, bluetooth ile çektiklerimi bilgisayarıma atabiliyor mu?” ya da “Bu çamaşır makinesinin ekonomi modu var mı, programlayıp istediğim zaman çalıştırabiliyor muyum?”. İstediğimiz kadar çok özellik, ödeyebileceğimiz kadar para ile kesiştiğinde aleti alıveriyoruz.

Fakat, belki farkında değilsiniz ama eve geldiğimizde açgözlülüğümüzün cezasını çekmeye başlıyoruz. Mesela aldığınız zamana göre programlanabilen bir alet ise, illa saatini ayarlamanız gerekiyor (her elektrik kesildiğinde tekrar). Şarj edilen mobil birşeyse, pilinin dolu olup olmadığını düşünmeniz gereken bir nesne daha evdeki orduya katılıyor. Bol özellikli bir fotoğraf makinesi ise, kendinizi oturup bütün özellikleri öğrenmek zorunda hissediyorsunuz. Ama bunu yapacak ne vaktiniz var ne de fotoğrafçı değilseniz ihtiyacınız. Yine de elinizdeki cihazı hakkıyla kullanmadığınız için kendinizi biraz suçlu, biraz tembel, biraz da aptal hissediyorsunuz.
Read More

Second Life / İkinci Hayat, Beni hergün baştan yarat

“Anche Chung: Sanal Emlâkta Global Lider.” Şaka gibi bir slogan değil mi? Kendisi bir dolandırıcı değil, Second Life isimli bir sanal dünya içinde sanal emlâk alıp satarak bir milyon Amerikan Doları kazanmış ilk kişi. Çinli bir hanımmış. Tekrar ediyorum; 30 ay içerisinde 9.95 $’ı 1.000.000 $ haline getirmiş.

Second Life, kendi bilgisayarınızın başından katılabildiğiniz, 3 boyutlu sanal bir dünya. Ama bir oyun değil çünkü ortada bir amaç ya da hikaye yok. Üye olduktan sonra kendinizi istediğiniz gibi baştan yaratıyor ve ikinci hayatınızı yaşıyorsunuz.

Besbelli ki, Neil Stephenson’un Metaverse’ünden (o da tabii bir milyon başka yerden) etikelenerek 2003 yılında Linden Labs isimli bir firma tarafından yaratılmış.
Read More

Stephen Hawking Uzayda

Bize evrenin kısa tarihini anlayabileceğimiz gibi anlatan Stephen Hawking, bu yıl bir sıfır yerçekimi uçuşu, 2009’da da bir uzay seyahati planlıyormuş. Bu seyahat tabii uzaya turist taşıyacak Virgin Galactic’in sahibi Sir Richard Branson’un sponsorluğunda olabiliyormuş. Tahmini bilet fiyatı 100.000 GBP.

Jeff Bezos’un süper gizli uzay aracı

Amazon.com’un kurucusu Jeff Bezos’un mülti milyon dolarlarının bir kısmını Blue Origin isimli kendi özel uzay programı için çalışarak harcadığını biliyorduk ama ne üretecekler bilemiyorduk. Geçtiğimiz hafta duyurmuşlar. Resmini gördüğünüz taşıtın adı “Goddart”. Amacı küçük bir astronot grubunu bir gezegenin yörüngesinden yüzeyine indirmek. Sayfasında 85 metre yükselişini ve sonra emniyetli bir şekilde iniş yapışını görebilirsiniz.

Prenses Leia, sana laflar hazırladım

Sitesi biraz bozuk, gerçekten yapılmış mı, satın alınabiliyor mu bilmiyorum ama burada üzerinde bir DVD player olan ve duvara projeksiyon yapabilen bir R2D2 var. Ne güzel bir fikir.

Videodrome

Asimo merdivenden düşerken
Asimo fena halde sıkışmış çocuk astronot taklidi yaparken (koşarken)
Lego’lardan ördek fabrikası
Lego’lardan araba fabrikası
Sakın evde denemeyin! Micro dalga fırınlar ve içine konmuş nesneler

Amacı olan oyunlar

file.jpgBirkaç yıldır birtakım sitelere üye olurken yandaki gibi imajlar ile karşılaşıyoruz. Site üye olanın bir bilgisayar değil de insan olduğuna emin olabilmek için imajın içindeki harfleri bir yere yazmamızı istiyor; zira bu buruşuk harfleri bir bilgisayarın anlamlandırması günümüz teknolojisi ile imkânsız.

“Neden bir bilgisayar programı Yahoo’dan mail hesabı almak istesin ki?” diye soracaksınız. Cevabı basit: Bu programı spam’ciler yazmış. (SPAM: Reklam amaçlı, istenmeyen e-posta.)Yahoo, Hotmail gibi bedava mail dağıtan servisler bir kullanıcının günde en fazlla birkaç yüz mail atmasına müsaade ediyorlar. Oysa spam’cilerin meslekleri itibariyle her gün milyonlarca mail atmaları gerekiyor. Dolayısıya milyonlarca mail adresine ihtiyaçları var.

Read More

Karışık bilgisayarlarda dosya temizliği

Windows’da hep olmasını istediğim bir özellik: bir dizinin olduğu gibi içindeki bütün alt dizinler ile birlikte boyutunu öğrenmek. Ama sanırım performans kaygısıyla Windows bu bilgiyi sadece sorduğunuzda söylüyor. (dizine sağ klik, özellikler/properties). Bilgisayarınızdaki tüm dizinlerin boyutlarını öğrenmek isterseniz, sizi Windirstat isimli bedava programı kullanmaya davet ediyorum. Bütün bilgisayarınızı elden geçirmesi biraz zaman alıyor, ama bitirdiğinde fii tarihinde arkadaşınızdan ödünç aldığınız DVD’nin kopyası gibi hiç de gerekli olmayan, ama siz farkına bile varmadan gigabaytlarca yerinizi harcayan şeyleri bulmanıza ve imha etmenize yardımcı oluyor.

Kendin-yap: Random Screen

Evinize çok şık bir aydınlatma elemanı yapmak ister misiniz? Mumlar, karton kutular ve bira kutuları ile yapılıyor. ışıl ışıl yanıp sönüyor. Aram Bartholl, sitesinde nasıl yapacağınızı anlatıyor. video

Bombardıman

Mumlar ile bir eğlence için buraya bakabilirsiniz.
Aynı anda hem pong oynayıp hem de bir topu dengede tutabilir misiniz?

Jack Black ile Gollum’dan Grease şarkısı You’re the One That I Want

kızım olsun, yok yok oğlum olsun

En hızlı spermin yumurtayı döllemesi benim için önemli değil diyorsanız, The Fertility Institutes, 20.000$ karşılığında, sperm seçmece yaparak, çocuğunuzun cinsiyetini belirleme imkanı sunuyor.

Amerika’da henüz bu konuda yasal düzenleme olmadığı için, havayolları dergilerine reklam verip, zenginleri avlayaraktan, ufak ve gizli saklı bir endüstriye dönüşmüş bu yöntem. Diğer ülkelerin çoğunda yasaklanmış.

Yavaş yavaş eugenics hortluyor diyenler de var. (eugenics: doğal olmayan seleksiyon marifetilye üstün ırk yaratma niyeti. Darwin’in kuzeni Francis Galton tarafından icad edilmiş.) [metafilter‘dan gördüm.]

ithaca saatleri

ithaca saatleri, sadece Ithaca – New York’da geçen bir para cinsi. Saati 10 USD. 20 mil çapında bir alan içinde basit alışverişler için kullanılıyor. ilk bakışta çay fişinden farksız bir sistem gibi gözükse de farkı şu: Ithaca Saat’leri bir saatlik herhangi iş karşılığında ödeniyor. Saç kesmenin de, bebek bakıcılığı yapmanın da, şirket yönetmenin de saati bir ithaca saati. Dolar’lar gelip giderken Ithaca Saat’leri hep Ithaca’da kalıyor, asgari ücret otomatikman artmış oluyor, Ithaca Saati cinsinden kredi alırsanız faiz ödemiyorsunuz, dostluk kardeşlik içinde bir ticaret ortamı doğuyor, laylaylom.

Ateistler için yas.

İnsan vücudunda bol bol HCL bulunuyor. Sanatçı Jimmy Loizeau, bu asidi gerekli nesneler (bakır ve çinko) ile birleştirebilirsek, sevdiğimiz birinin cansız vücudundan bir pili dolduracak kadar elektrik elde edebiliriz diyor. Elektrik = Yaşam bunu kabul edersek, ölümden sonra yaşam konsepti bir nevii ispatlanmış oluyor diyor. Tabii pil bitince bir kez daha ölmüş olacaklar, travma üstüne travma..

Skype ile telefon hackleme

Bu haftaki pulpit, çok cin bir fikirden bahsediyor: web’e bağlı iki bilgisayarı konuşturan Skype‘ı biliyorsunuz. IPDrum diye bir şirket, ağustos ayında bir kablo + yazılım kombosu çıkarıyormuş. Bu kablo, cep telefonunuzu bilgisayarınızdaki skype’ınıza bağlıyor. Böylece cep telefonunuzu skype için bir el cihazı gibi kullanabiliyorsunuz.

Şimdi bu komboya bir de iki belli telefon hattı arasında bedava konuşma imkanı sunan cep telefonu servislerini ekleyelim; mesela telsim.

Bir telefonunuz bilgisayarınıza IPDrum kablosu ile bağlı, diğer telefonunuz yanınızda, siz sokaktasınız. Evdeki telefonu arıyorsunuz ve IPDrum sizi Skype’a bağlıyor. Oradan bir kez daha telefon (ya da skypename) çevirebiliyorsunuz. sokaktan Skype’çılar ile bedava, Skype’çı olmayanlar ile de normalden çok daha ucuza (skypeout ile) konuşabiliyorsunuz. Ayrıca Skype’çıların hepsi size sokakatan bedava ulaşabiliyor…

memecodes: başımıza memeor yağacak.

Jan Philipp Lenssen, en sevdiğimiz tür adamlardan biri, bir yerde programcı olarak çalışıyor, minik bir google blog’u tutuyor, google API’sini kullanarak kendi über arama motorunu yazıyor, sosyal deneyler yapıyor, oyunlar programlıyor, elinden çizim yapmak bile geliyor. Bizim MaGna gibi zengin ruhlu birşey yani…

Şimdilerde şöyle kerata bir deneye girişmiş: rastgele kelimelerden oluşan beşbin kadar doküman üretmiş, ve bunları görülebilir yerlere linklemiş. Dolayısıyla bu dokümanlar google ve diğer arama motorları tarafından keşfedilmişler.
Read More

ırk değil renk

bizim ırk dediğimiz şeye bioloji’de alt-tür deniyor. Bir hayvan türünün alt-tür çıkarması, bir grubun izole olup uzunca bir dönem kendi aralarında çiftleşmeleri ve bunu yaparken de ortama ayak uyduramayan varyasyonların yaşayamamaları sonucu olan birşey. bu izolasyon dönemi ne kadar uzun olursa, oluşan alt-tür’ün DNA’sı o kadar değişiyor. Bu değişikler bazen hayvanın görünüşünü de değiştiriyor, bazen değiştirmiyor. Fakat bazen, DNA o kadar değişiyor ki ortaya yeni bir tür çıkıyor.

Yeni tür demek, bu türün bir üyesi eski türün bir üyesi ile çiftleştiğinde çocuk olmaması demek. alt-türler arası çiftleşilebiliyor, ama genelde birbirlerinden pek hoşlanmıyorlar.

Bu DNA farklılaşmasının bir ölçüsü var. Wright’s F Statistics ya da Fst. deniyor. iki grubun genetik farkı 0 ise grup tamamen aynı tür, 1 ise tamamen farklı tür demek. Şimdi kaç Fst’nin ayrı alt-tür demek olduğu konusunda farklı ekoller var. kimileri 0.25 – 0.30 diyor, kimileri de herhangi bir sayı vermekten kaçınıyor. Hatta birçoğu alt-tür de neymiş, yok öyle birşey, çiftleşebilen herşey aynı türdendir o kadar diyor.

Herneyse. Alt-tür ayrımı için Fst bariyerini nereye koyarsanız koyun, insanların farklı ırkları dediğimiz şeylerin Fst’leri 0.15’in üzerine çıkamıyor. Üstelik bu sayı ırk diye nitelediğimiz bütün grupların birbirleri arasındaki farklılığı. Herhangi iki farklı grup incelendiğinde ise 0.08’in üzerine çıkılamamış. Read More

bilimoloji

akıl hastası, suç ve savaş olmayan bir toplum vaadeden scientology‘i, bir Readers Digest yazısında açık seçik, “kelime başına bir peni alarak yazı yazmak çok saçma. Eğer insan bir milyon dolar kazanmak istiyorsa, kendi dinini kurmalı” lafını etmiş bir adam kurmuş. ismi L. Ron. Hubbard… Öyle bir adam ki, 50’lerde bir nükleer fizikçi ve bir doktorun ağzından “radyasyon hakkında herşey” isimli bir kitap yazmış. ve bir sürü bilimsel şeyi kıçından uydurmuş.

biz scientology’nin adını genelde ünlüler sayesinde duyduk. Tom Cruise olsun, John Travolta olsun, bir sürü ünlü isim, gazete ilanları ile scientology dininin mensubu olduklarını duyurdular.. Şimdi bir çoğu Deepak Chopra‘ya terfii etmiş olsalar da, şurada kocaman ve şaşırtıcı bir “scientology ünlüleri” listesi bulabilirsiniz… (Jenny Elfman, Neil Gaiman, Chick Korea) Gerçi bazıları, şöyle bir takılıp hemen kaçmışlar (Leonard Cohen, William Burroughs, Jerry Seinfeld). pek azı (Stanley Clarke) kurtulduktan sonra, scientology aleyhine birşeyler demiş. Bazıları da anneleri babaları vasıtasıyla olayın içine doğmuşlar (Giovanni Ribisi, Juliette Lewis). Listede benim için en yıkıcı isim, Isaac Hayes. kendisi South Park’daki Chef’in sesi… South Park ki, dünyadaki delilikleri farkına vardırtma ve dalga geçme kalemiz idi… Read More

google aklaması

Bu eski bir mesele. Yazmaya ancak şimdi vakit bulabildim. Buyrun, canımız ciğerimiz google’ımızın artık dünyanın bir numaralı bilgi kaynağı olmasından kaynaklanan problemlerin ufak bir özeti:

17 Şubat’ta NY Times’ın ana sayfasında yer alan bir analizde, dünya kamu oyunda serpilmekte olan anti-savaş hareketleri, ikinci bir süpergücün doğuşu olarak nitelendirilmiş. Bu güçlü metafor çok tutmuş ve bir çok STK, savaş karşıtı grup ve kampanya yöneticisi hatta Kofi Annan, metinlerinde “dünya kamuoyu artık ikinci bir süper güçtür” temasını kullanmışlar.

Sonra birden bire ortaya şu yazı çıkmış. İki A-list blogger’ın (çok okunan ünlü blogger’lara böyle diyorlar artık) Dave Winer ve Doc Searls‘ın ilgisini çeken, pek yumuşak ve çiçekler böceklerle dolu bu yazı ve hakkında yapılan yorumlar, 42 gün içinde, google “second superpower” aramalarını tamamen kaplamış. Böylece google, pek demokratik olduğunu iddia ettiği PageRank’i ile yeni bir anlamı yeryüzünden tamamen silmiş gibi birşey olmuş…. Read More

Wired Temmuz 1995

wired.jpgwiredzoom.jpg Read More

Woz Büyücüsü: bir teknoloji masalı

Önce, kim olduğu hakkında en ufak bir fikri bile olmayanları aydınlatalım: Stephen Gary Wozniak, (halk arasında Woz diye biliniyor) Steve Jobs ile birlikte Apple Computer’in kurucularından. Bu ikilinin Dünyanın PC endüstrisine şöyle bir katkıları olmuş: insanlar tarafından satın alınabilir ilk bilgisayarları yapmışlar. Aslında bunları Woz, şahsen tasarlamış ve elde havya yapmış.

Kesinlikle muzip, eğlenceli, ve garip bir adam. Bin bir türlü telefon şakası, lisede okula tik tak eden paketler bırakmalar, üniversitede televizyonda futbol seyredilirken maçın en heyecanlı yerinde parazit yapma aletiyle sporcuları çıldırtmalar. Kısacası her türlü elektronik muziplik ondan sorulurmuş.

Sanırım gözü hiç yükseklerde olmamış. Üniversiteden sonra HP’de mühendis olarak çalışmaya başlamış. İşinden ve maaşından çok, ama çok memnunmuş. Onlara bir bilgisayar yapmayı teklif etmiş, ama kabul etmemişler. Woz da Steve Jobs ile oturup evinin garajında canının istediği ilk bilgisayarı yapmış. Çünkü bütün istediği buymuş. Read More

Bryan Winter’ın rezil olma vakası

Washington’da bir hafta sonu. İki adet çok çalışmış insan gece bir dans mekanında tanışırlar. Dans eder, eğlenir ve e-mail adreslerini değiştirirler. Pazartesi sabahı kadın, adama tipik bir “Birbirimizi daha yakından tanıyalım” mesajı atar. Dikkatle tasarlanmış, fazla üstüne düşmeyen, çok flört etmeyen, ama adamın cesaretini de kırmayan bir e-mail. Aynı tonda bir mesaj yazacağına adam, dürüst davranmaya karar verir ve şöyle der:

“Şu anda ciddi ve sistematik bir şekilde hayatımı paylaşabileceğim birini arıyorum. Sen iyi bir insana beziyorsun, ve inan bunu seni kırmak için söylemiyorum, ama e-mail’le 20 soru oynamaya vaktim yok. Cumartesi gecesi beş kızla tanıştım, bunlardan üçüyle ilk kahve randevumu ayarladım ve dansa her gittiğimde yenileriyle tanışıyorum… Üstelik haftada en az üç kere dansa gidiyorum. Önüme engeller koyan kadınları hemen eliyorum. Bunu, kötü bir şey yaptıklarını düşündüğümden, ya da çok kendini beğenmiş olduğumdan değil, sadece vaktimi daha ekonomik kullanabilmek için yapıyorum.

Bu şehirde randevulaşmanın kadınlar için korkutucu ve zor olduğunu biliyorum. Ama şunu bil ki bu erkekler için de zor. Aklında tutman gereken en önemli şey, ilişki kurma işini tamamıyla erkeğe bırakmamayı kabul etmiş binlerce kadınla direkt rekabet içinde olduğun. Üstelik bir çoğu yakında oturuyor…

Belki seninle bir kez dans etmiş olmaktan çok etkilenmiş, ve taa banliyödeki evine ulaşabilmek için sana bir sürü e-mail yazmayı göze alabilecek bir erkekle tanışabilirsin. Ama belki de tanışamazsın. Hem, eğer böyle bir insan varsa, ve günün birinde yollarınız kesişirse, bu kadar çaresiz birinin sana verebileceği ne olabilir?
–Bryan Winter ”

“Küstah şey!” Kadın ona bir ders vermeye karar verir. Mesajını kesip yapıştırır ve şu metinle birlikte arkadaşlarına yollar:

“Bu e-mail’in yüz binlerce genç kadın tarafından görüldükten sonra ona geri dönmesi ümidiyle… Lütfen bir arkadaşınıza iletin.”

Onlar başkalarına, onlar başkalarına ve onlar da başkalarına, ve saire ve saire,…

Bir kaç gün içinde mesaj, dünyayı birkaç kez turlamış, tahminen 10.000 kişi (Salon’un yazarı Gentry Lane’in algoritmasına dayanarak) Bryan Winter’in küstah mesajını okumuştu. Mesajı alanların birçoğu üzerine kendi yorumlarını da eklemiş, mesajın tepesine “Hasta bu adam!”, “Ne biçim bir herif bu?”, “Bu adam vurulmalı!” şeklinde cümleler eklenmişti. Mesajların subject satırı sürekli değişse de yukarıdaki metine hep sadık kalınmıştı.

Bir süre sonra birilerinin aklına Washington bölgesinde kimlik tespiti yapmak geldi. Bu sefer e-mail mesajlarına telefon numarası ve ev adresi de eklendi. Telefon numarası enteresan bir şekilde servis dışı olmuş, ama adamın e-mail adresinin aranması sürüyordu. Birden bire ülkedeki bütün Bryan Winter’lar şüpheli konumuna düşmüştü. Aynı sirkülasyona şu mesaj da eklendi:

“İsmim -ne yazık ki- Bryan Winter. Günlerdir bu e-mail’leri alıyorum ve artık gerçekten çıldıracağım. Bu terbiyesizin kim olduğunu bilmiyorum, ama ben değilim. Bu yüzden beni lütfen listenizden çıkarın, ve bu mesajı, birincisini forward ettiğiniz gayretle dağıtın.”

Makalenin hikaye kısmı burada bitiyor. Gerisini tercüme edip Gentry Lane’e terbiyesizlik yapmaya niyetim yok. Okumak isterseniz tam adresi: şurası.

Bu hikayenin bence enteresan kısmı, ne kadar çok insanın kaynağını sorgulamadan hikayelere tüm kalbiyle inanıyor olması. Üstelik nefret ve kınama hislerini bildirmeye de çok meraklılar. Evet, bu mesaj onlara yakın çevrelerinden geliyor, ve onlar da yakın çevrelerine yolluyorlar. Böylece zincirin ilk halkası, forward edenin bu hassas mesele hakkındaki dünya görüşünü öğreniyor. Mesaj, forward edenin duruşunu yansıtarak, “aman da ben şöyle bir insanım, böyle bir insanım” şeklinde yayılmaya devam ediyor. Bu görüş bildirme furyası da böyle zincirleri günlerce besliyor.

Eline bilgisayar verilmiş çocuk ne yapar?

Ailesi çocuğa büyük fedakârlıklar sonucu bir bilgisayar almıştır. Çünkü bilgisayar, onların gözünde yabancı dil gibi, çocuğun boynuna takılacak bir incidir. Gelgelelim, çocuk mütemadiyen oyun oynamakta, ya da IRC’de [ayarsi] “ehueheue” gibi kelimeler yazarak bir takım tanımadığı, ne idüğü belirsiz insanlarla konuşmaktadır. Hatta aile fertlerinden birinin birgün monitörde çıplak bir kız ya da erkek gördüğü rivayet edilmektedir.

Baba, çocuğun odasının önünden geçerken, karanlıkta yüzüne monitörün ışığı yansımış, sırıtan evlâdını görmekte, “Aman Yarabbim, ben ne yaptım, ne yarattım?” diye sormaktadır. Bilgisayar alındıktan sonra, raflara dizilmiş eğitim CD’leri bir kenara atılmıştır. Ama ingilizce konusunda gelişme vardır. Çocuk, bol bol nuke [nyuk] diye bir şey yediğinden ve attığından bahsetmektedir. Ayrıca “cool”, [kuğl], “lame” [leym], “crack” [krek] gibi sözcükler de dağarcığından arasıra dökülüvermektedir. (Korkuya gerek yoktur, bu atılan ve yenilen nyuk, son moda bir uyuşturucu değil, karşı tarafın bilgisayarını Net’ten düşürmeye yarayan bir muziplikten ibarettir.) Arasıra bilgisayar bozulmakta ve zıttırbıttırının tamiri için 100 dolar istenmektedir. Kabaran telefon ve Internet faturası da cabasıdır. Çocuktan sürekli somut bir ilerleme beklenmekte, “Bu bilgisayarı almamız ne işe yaradı, evlâdım?” diye sorulmaktadır. Çocuk ise bu soruları ustalıkla geçiştirmekte, “E.. öğreniyorum işte!” demektedir. Bu belirsizlik ortamı ve aile-çocuk iletişimsizliği durumunda, Aile’nin içini rahatlatmak da, naçizane Web yazarınıza düşmektedir.

Kabul etmeniz gereken şey şu. Eğer bilgisayardan çocuğunuza akan bilgi, rüzgar gibi fiziksel birşey olsaydı, çocuğunuzun monitör karşısında saçları uçuşurdu. Bilgisayar öğrenmek denen şey, sadece karşılaştığınız sorunlarla ilgili. Her sorun, farklı bir beyin jimnastiği. Ve şu müthiş zevkli oyunu oynamanız için, önce şu saçma donanım problemini çözmeniz gerekiyor. Oyunlar ve IRC gibi şeyler, çocuğun verilen acı hapı yutabilmesi için eklenmiş tatlandırıcı gibi. Bol oyun oynayan ve Net’e çıkan bir çocuk, artık IRQ çakışması, Windows çökmesi, driver bulma, nyuk atma ve tutma, Web sitesi yapma, gibi adını sanını duymadığınız ağır konularda bilgi sahibi bir uzmandır. Ve bilgisayarcı böyle kurcalayarak olunur. Bilinki, eğer başına oturuyorsa birşeyler öğreniyordur. Yani boynuna inci kolyeyi takma konusunda başarılısınız. Hatta yavaş yavaş kendinize de bir inci kolye edinmenin zamanı gelmiş olabilir. (Çocuğunuzun bilgisayarına sulanmayın, kendinize yeni bir tane alın. Hatta ona yeni bir tane alın ve onun eski bilgisayarını siz kullanın. Gözleri parlayacaktır.)

Gurunuzu nasıl hoş tutarsınız

Bilgisayar öğrenmek, biraz düşününce, bir zanaat öğrenmeye çok benziyor. Yapayalnız öğrenmeniz zor. Muhakkak danışacak, size birşeyler öğretecek birilerine ihtiyacınız var. En azından aradığınız bilgiye ulaşmanın yolunu öğrenene kadar. Burada devreye, sizin mahallenizde de muhakkak bir tane bulunan bilgisayar delisi tabir edilen şahıslar giriyor. Gurular, size yol gösteriyor, öğretiyor ve problemlerinizi çözüyorlar. Şimdi kısa bir reklam arası verip kendi guruluğumdan bahsedeceğim.

Neredeyse ömrümün yarısı boyunca birilerine bilgisayar yaptım. Hatta birara “Yeter artık, para alacağım!” diyerek, hayatımı böyle kazanmayı bile denedim. Fena para da kazanmıyordum doğrusu. Kurduğum her bilgisayar için $100 alıyor, New York seyahatine 4 bilgisayar kaldı, 3 bilgisayar kaldı diyerek etrafta dolaşıyordum. O New York seyahatinden sonra vazgeçtim. Artık para karşılığı bilgisayar yapmıyordum, ama çok geçti, çünkü çoktan tanıdığım herkesin bilgisayar bakanı olmuştum. Eve bozuk bilgisayar yağıyordu. Aynı anda 8-9 makineyle uğraştığım oluyordu. Bedava verdiğim bu servis karşılığında bir kere fırça bile işittim. Yavaş yavaş, “Hayır, yapamam, vaktim yok.” demeyi öğrendim. Şimdi sadece dostlarıma, o da vaktim varsa yardım ediyorum.

Bu yüzden bu müessese hakkında biraz düşünmüşlüğüm var. Ve size bu cins insanlara nasıl davranılması gerektiğini anlatan minik bir rehber hazırladım.

Birşeyler bildiğinizi göstermeye çalışmayın
Bu gurunuzun umrunda bile değildir. O sizin aptal olduğunuzu düşünmüyordur. Bu yüzden ona akıllı olduğunuzu ispat etmek için, saçma sapan şeylerden bahsetmek, “AGP PCI’dan dört kat hızlıymış di mi, abi?” şeklinde cümleler kurmak zorunda değilsiniz. Zaten tahminen adamcağızın 300 bilmemkaçıncı hastasıysanız, o anda tek düşündüğü probleminizi çözüp, sizi yollamaktır.

Problemlerinizi bir kerede söyleyin
Gurunuz probleminizi çözdükten, ve yavaş yavaş sizi geçirme hazırlıkları yapamaya başladıktan sonra, “Şunu da bi halletsen, abi” diyerek, karşısına yeni bir sorun çıkarmayın. Gurunuzun, her vaka için ayırdığı vaktin geçmesine tahammülü yoktur.

Yağlamayın
“Bu işi çözmek, senin gibi bir bilgisayar dahisinin en fazla beş dakkasını alır.” gibi cümleler kurmayın. Gurunuz, bir dahi olmadığının, en fazla mahallenin usta bilgisayarcısı olduğunun farkındadır.

Başka gurulardan bahsetmeyin
Teyzenizin Amerika’daki oğlunun Harward’dan burs almış olması veya Lucas Arts’da staj yapıyor olması, inanın gurunuzu kıskandıracak ve üzecektir. O size bedavadan hizmet verirken, sizin onun ruh sağlığıyla oynamanız büyük haksızlıktır.

Hardware sormayın
Yani, hiç değilse her karşılaştığınızda sormayın. Gurunuz piyasaya çıkan bütün donanım ürünlerini test edip hangisinin daha iyi olduğunu bilmek ve bildirmek zorunda değildir. Bu tip konuları araştırmak için Internet’te geçireceğiniz yarım saat, gurunuzun sizin için geçireceği yarım saatle aynı uzunluktadır.

Tembel beyin olmayın
İcab ediyorsa not alın ve aynı şeyi iki kere sormayın. Gurunuzun tahammül edemediği şeylerden biri, 30 saniye düşünseniz cevabını bulacağınız soruların ona sorulmasıdır.

“Bu niye çalışmıyor?” diye sormayın.
Uzaktan bakarak anlayamaz. Zaten bu ne biçim bir soru. Sanki anlatsa anlayacaksınız. Bozuk işte.

Bu kurallara riayet ederseniz, gurunuz sizi pek sevecek, bir dahaki sorunununuzda afakanlar basmadan yardımcı olmaya çalışacaktır…

Monitörle yatan şaşı kalkar

Bu gün bilgisayarların sebep olduğu sağlık sorunlarından bahsedeceğim. Yaklaşık on yıldır her gün bilgisayar karşısında 4 ila 14 saat oturuyorum. Hayatımı geçirmek için seçtiğim bu yöntem, sağlığıma iyi gelmiyor. Geçen sene sıkı bir çalışma dönemi ertesinde gözümün önünde parlayan güneşler, objelerin etrafında ışıklı hâreler görmeye başlayalı beri bunun farkındayım. Ayrıca, boynum, sırtım ve bileklerim ağrıyor. Gözlerimin bir gün içinde bir şeye dikkatlice bakma süresinin bir limiti var. Ki çağdaş insan hayatı, birşeylere (yola / sinema perdesine / televizyona / monitöre / konuşan arkadaşınıza) dikkatlice bakarak geçiyor.

Ağrılar
Kas ağrılarının genel ismi RSI (repetitive stress injury / tekrarlanan gerilme hasarı). Fazla yazı yazmaktan elde olanına Carpal Tunnel Syndrome deniyor. Kaslarınızı fazla zorladığınızda vücut, kas hücrelerine giden oksijeni kesiyor ve hücreler anaerob yaşama şekline geçiyorlar. Bunu yapabilmek için de canınızı yakan laktik asit salgılıyorlar. Bunları bioloji dersinden ve aylardan beri yaptığınız ilk futbol maçı / spor faliyeti sonrasında çektiğiniz ağrılardan hatırlarsınız. Bilgisayar karşısında fazla yazmak, yanlış oturmak gibi şeyler de aynı sonuca yol açıyor. Bunun çaresi yok. Sadece rahatlatıcı önlemler var. Daha ergonomik koltuk, klavye, bilek destekleri gibi yardımcı olmaya çalışan nesneler etrafında gelişmiş kocaman bir endüstri bile var. Ama RSI hakkında hiç bir zaman yeterli araştırma yapılmamış, hiç ciddiye alınmamış.

İşte bulabildiğim kaynaklar:
RSI hakkında yararlı bilgiler: http://www.amara.com/aboutme/rsi.html
Klavye başı hasarları FAQ’ı: http://www.tifaq.com
Bilgisayar RSI’leri hakkında yararlı bilgiler: http://www.engr.unl.edu/ee/eeshop/rsi.html

Göz yorulması sorunu
Bilgisayarla çalıştıktan sonra güneşler, nesnelerin etrafında ışıklı hâreler görmek, flu görmek, sulu görmek, çift görmek, baş ağrısı, yorgunluk gibi şeyler çekiyorsanız. Yaşadığınız şeyin ismi, VDT Eyestrain (Video display terminal eyestrain / Video ekranı göz yorulması). Yılların araştırması sonucu çıkmış bir yapılması gerekenler listesi var. Örneğin filtre kullanmak, dış ışığı ayarlamak, etrafı karartmak, monitörü temiz tutmak anti-glare gözlükler kullanmak gibi. Ancak bunlar demin bahsettiğim arızaları gidermiyor. Meğerse sorun bambaşkaymış. Ve bunu PRIO isimli bir özel şirket çözmüş. Anlatıyorum: Her insanın dark focus denilen bir mesafesi var. Dalıp gittiğinizde gözlerinizin baktığı mesafe gibi birşey. Gözleriniz hiç birşeye bakmazken hatta karanlıktayken fokus ettiğiniz nokta. Her insanda mesafesi değişiyor. Herhangi başka birşeye fokus ettiğiniz zaman, gözünüz dark focustan çıkıp nesneye bakarken belirli bir efor sarfediyor. Bu arada monitörünüz de sizi mütemadiyen bunu yapmaya zorluyor. Çünkü monitör görüntüleri Gaussian görüntüler, yani ortaları en keskin, kenarlara doğru flulaşıyorlar. Flu yerler gözünüzü dark focusa itiyor ve üç dört saatlik bir seans sonunda ortalama 25.000 kez gözünüz fokus değiştiriyor. PRIO gözlük ve reçeteleri bu sorunu şöyle hallediyorlar. Test cihazı dark focusunuzun uzaklığını ölçüyor ve monitörünüzle aynı yakınlığa getiren bir gözlük hazırlanıyor. İki fokus noktası üstüste gelince acıdan kurtuluyorsunuz. Türkiye’de PRIO sistemi var mı bilmiyorum, ama çok çalışınca insanları azizler gibi ışıklı gördüğümden, deli gibi arayacağım. Bulduğumda size de haber vereceğim. Şimdilik sorunun çözülmüş olduğunu öğrenmek bile beni mutlu etti.

PRIO hakkında daha fazla bilgi için, http://www.prio.com Ayrıca bilgisayar ve sağlık sorunları araştırmasını yaparken rastladığım ve bu gün anlattığım çoğu şeyi öğrendiğim makalenin adresi de, http://www.online-magazine.com/ouch.htm